Bahar esintisiyle gelen güzel günler

Soğuk bir yaz akşamında tam bir dedektif havasında gizliden gizliye takip ederek bütün bir gün yaptıklarını incelemeye ve kaydetmeye başlamıştı. En sonunda kendince en müsait olduğu anı yakalayıp kızı çaresiz bırakmıştı. Elinde cam gibi parlayan bir kelebek bıçak vardı. Kız, can havliyle ona, kendisine bir şey yapmaması için yalvarmıştı. Bu durum, bir an için durup düşünmesine neden olmuştu. Kızın şok olmuş halini gördükçe “Ben sana zarar vermeyeceğim.” diye hem titremeye hem de sayıklamaya başlamıştı. Bir taraftan da sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama kız sakinleşmemek için küçük bir kız çocuğu gibi diretiyordu. Kız titremeye devam ediyor bir taraftan da sayıklıyordu. Anlamlı anlamsız birçok şey sayıklayan kız en sonunda derin bir nefes almayı aklına getirdi ve ilk birkaç seferde kesik kesik olsa da üç dört deneme sonunda derin birkaç nefes almayı başardı ve “peki öyleyse ne istiyorsun?” diye sordu. Biraz duraksadıktan sonra biraz da çekinerek “Seni.” demeyi başarabilmişti. Kız biraz şaşkın bir şekilde “Nasıl yani?” diye sordu. Bir taraftan da gözü elimdeki bıçağa kayıyordu. İlk anda fark edemedi fakat fark ettiği anda kaldırdığı bıçağı cebime sıkıştırmaya çalışırken bir taraftan da “Seni.” Diye tekrar ediyordu. Fakat, her tekrarında kelimeler ağzından daha da kendinden emin ve özgüvenli bir şekilde çıkıyordu. “Birlikte mi olmak istiyorsun yani?” diye sorduğunda ise “sevgili olmak.” diye düzeltmeye çalıştı ama sanırsam pek başarılı olamadı çünkü ters ters bakıyordu. En önemlisi ise ondan korktuğunu gözlerinden bile anlayabiliyordu. 

1961…

Sıcak ve yapışkan bir yaz gününü bitirmek üzereyken sahilde yürüyüşe çıkmıştı. Sahile gitmek için sahil hattına giden tramvay hattını beklemişti. Onun gibi sahile gitmek ve güzel havanın tadını çıkarmak isteyen bir sürü genç çift vardı. Havanın bunaltıcı sıcağına rağmen el ele tutuşmuş bir sürü çift ilk başta komik geliyordu. “Bu cehennem sıcağında niye el ele tutuşursunuz ki?” diye düşünüyordu. Yaklaşık 5 dakika bekledikten sonra gelen tramvay, ağır ağır yol almaya başlamıştı. Tramvay bir taraftan zil çalarak yolu insan kalabalığından ayırmaya çalışırken bir taraftan da yolcusunu yetiştirmeye çalışıyordu. 8 durak gittikten sonra sahilin başlangıcına geldi ve birçok yolcu gibi tramvaydan indi. Siyah bir polo yaka tişört, jean bir pantolon, bez bir ayakkabı (çünkü bu dönemde bez ayakkabı (en bilinen markası ile (Converse) çok modaydı) ve siyah bir güneş gözlüğüyle ağır ağır gezmeye başlamıştı. Kafeler dolu ve yol üstündeki hot-dog satıcılarının önlerinde kuyruklar vardı. Bir sürü var olan kafelerden sıyrılarak her zaman gittiği kafede her zamanki masaya oturmuştu. Fakat, her zaman sipariş verdiği sıcak latte söylemek yerine soğuk bir içecek söylemişti. Cehennem gibi sıcak olan havada soğuk limonata çok iyi gelmişti. Soğuk limonatasını bitirdikten sonra her zaman gitmiş olduğu kitapçıya gitmek üzere tekrar yola çıkmıştı. Yaklaşık 5 dakika süren bu mesafede insanlar sevgili, eş veya partnerleriyle birlikte bazen öpüşüyorlar bazen de vıcık vıcık duruşlar sergiliyordu. Bir ara kendi kendine “Tanrıya şükür benim böyle bir ilişkim olmadı” demişti. Fakat, onu çok rahatsız eden bir olay da görmüştü. Kumral, yüzü pürüzsüz ve güneşin ışıklarıyla altın gibi parlayan gözleriyle çok güzel bir kız, koyu tenli, kirli sakallı, yüzünde parça parça dikiş ve yara izleri olan bir erkekle hararetli bir şekilde tartışıyordu. Erkek kıza göre biraz daha yapılı olmasına rağmen giymiş olduğu bol kıyafetler ile çok daha iri yarı gibi görünmekteydi. Erkek durmadan kıza bir şeyler söylüyor ama kız susması için yalvaran bakışlar ile erkeğe bakıyordu. Basit bir sevgili kavgası olarak düşündüğü için karışmamış ve yoluna devam etmişti. Fakat, iki kişinin tartışması daha da hararetlenmeye ve gürültülü bir hale dönmeye başlamıştı. Seslerin yükselmesine rağmen geri dönmeden kitapçının sokağına girmişti. Bir çıkmaz sokak olan bu sokağın her iki tarafında da bir sürü antikacılar, kitapçılar ve birkaç tane de kafe vardı. Kitapçıya girdiğinde bir sürü insan vardı. İnsanların bazıları ellerinde kitaplar birbirleriyle usulca ellerinde ki kitaplar hakkında konuşuyorlar ve bazıları çıkışa yönelmişler, bazıları ise bir masa bulma derdindeydiler. Kitapçıda, aradığı kategorideki kitaplar biraz arka tarafta kaldığı için biraz daha geriye doğru gitmişti. Yine de arka taraflara doğru geçtikçe insan kalabalığı azalmaya yüz tutmuştu. İnsan kalabalığını bıçak misali yara yara arka tarafa geçti. Arka tarafa geçtiğinde kafelerin de etkisiyle birlikte buram buram kokan enfes kekler yerlerini unutulmaya yüz tutmuş, sararmış, saman kokusunun ağırlaştığı bir ortam hakim olmaya başlamıştı. Yerdeki tahtaların hafif hafif gıcırdamalar yapmasını hiç umursamadan aradığı kitaplara odaklanmışken çok derinden sesler gelmeye başlamıştı. İlk zamanlar umursamamıştı ama anlar ilerledikçe bazen yükseliyor bazen daha da azalıyordu.Ve bu durum merak etmesine neden olmuştu. Sesin geldiği yöne doğru ufak ufak giderken aynı zamanda da “merhaba”, “ kimse var mı?” diye sesleniyordu. Ortam artık tamamen kitap kokusu ve zifiri bir karanlığa terk edilmişti.

1968…

Üzerinde, kadını iyice sıkıştırmış olmanın verdiği gereksiz bir rahatlığı vardı. Bir taraftan kendini anlatmaya çalışırken bir kekeme edasıyla iki kelimeyi yanyana getirememişti ama bir anda eski dönemlerde savaş alanında kazanmış olduğu zaferinin sarhoşluğunu tadan bir komutan gibi bir duruş takındı ve tek bir cümle ağzından çok net şekilde dökülüverdi. “Artık koduğumunun sesini kesip beni dinleyeceksin.” Kadın anlamsız bir şekilde adamı süzdü ve bir kaç adım geri attı. Adam, ciddi bir yüz ifadesiyle “artık benimsin” demeye yeltendi. Kadın, adamın anlık dalgınlığından yararlanarak cümlesi bitmeden son bir güçle koşmaya başladı.

1961…

Karanlığın içerisinde daha fazla ilerledikçe tünelin ucunda var olan bir ince ışık gibi bir ışık görünmeye başladı. Ürkek bir kaç adım daha atmayı başardıktan sonra ışığın kalitesi ve gücü bir anda değişti. Artık, az önce çok daha zayıf olan gün ışığı şimdi koca bir evreni aydınlatır gibi pırıl pırıldı. Ürkek bir adım daha attığında bambaşka bir evrene geçiş yaptığını fark etti. Evrenin içinde attığı ilk adımlar dengesini kaybetmesine ve yere aniden kapaklanmasına neden olmuştu. Korku ve endişe ile tekrar geri döndü ve kitapçıya tekrar dönmeyi başardı. Kitapçının içerisinde bir görevli bulmak için karanlığın tersine hareket etti. Işık tekrar yavaş yavaş aydınlanırken bir taraftan da tekrar eski kitap kokuları ortalığı etkisi altına almaya başladı. Işık artık gözünü almamaya başladığında önüne çıkan kitaplığa hafifçe çarptı ve bu sayede tekrar yönünü buldu. İçeriye geçtiğinde yıllardır tanıdığı çalışanı bulmak için seslendi. Arkası dönük bir şekilde başka bir müşteriyle harıl harıl konuşan Marco, Aaron’a eliyle bir dakika işareti yaptı ve diğer müşteriyle konuşmaya devam etti. Yaklaşık iki dakika sonra müşteriyle konuşmasını bitiren Marco, Aaron’a döndü. Sıcak ve hoş bir ses tonuyla “Hoş geldin Aaron.” dedi. “Müsait olunca biraz konuşabilir miyiz Marco?” diye sordu Aaron. Kiril alafebesinin vermiş bozuk bir ingilizce ile “Tabii ki. Ne zaman istersen?” dedi. Hızlıca dükkanı terk eden Aaron zamanın gece olmasını beklemek için sahile doğru yola çıktı. Dalgın bir şekilde sahil yolunda ilerleyen Aaron, hâlâ yaşadığı ve gördüğü şeylerin etkisindeydi. “Bu nasıl olabilir?” diye kendi kendine konuşarak sahile vardı. Sahilde okyanusa yakın bir noktada kayalıklara oturdu ve uzun süre açıkta balık avlamaya çalışan balıkçıları izledi. Balıkçılar, dalgalar yüzünden hafif hafif oynayan küçük motorlarından ağları çekmeye çalışıyorlardı. Aaron, uzun uzun bu insanları izlerken saati kontrol etmeyi unutmuştu. Aniden saatin kaç olduğunu kontrol eden Aaron hızla oturduğu yerden kalktı ve kitapçıya doğru koşar adımlarla yola çıktı. Koşar adımlarla sokakları dönen Aaron kitapçının önüne geldiğinde sigaranın da etkisiyle nefes nefese kalmıştı. Hava ilk başlardaki sıcaklığını terk etmiş yerine yerine hafif rüzgarlara bırakmış ve tatlı bir meltem ile dalları ufak ufak dans eden bir hâle gelmişti. Ufak meltem rüzgarlarının etkisiyle hızlı bir şekilde kendine gelen Aaron kitapçıya girdi. Kitapçıda ilk geldiği kadar insan yoktu. Ki onlarda ödemelerini yapıp kitapçıdan çıkmak üzere kasanın önünde sıra olmuşlardı.